Yeni Anayasa'ya Bakış

Tanımı ile tartışmalar bugün dahi bitmemiş olsa da Demokrasi bütün Dünya’da herkesin özlemini duyduğu ve tam anlamıyla sahip olmak istediği en büyük kavramdır. Kavramın tartışılmasının elbette ki birçok nedeni var ama asıl neden bazı kişi ve kurumların görüşlerini haklı çıkarmak adına Demokrasi tanımını kullanmaları, demokratik olmayan bazı devletlerin kendilerini demokratik olarak tanıtma çabalarıdır. Zaman zaman kavramın içi boşaltılmaya çalışılsa da bugün artık Dünya’da siyaset bilimciler hangi sitemin daha iyi işlediğinden ziyade hangi demokrasinin daha iyi işlediği tartışmalarını yapmaktadırlar.( Liberal, Sosyalist, Muhafazakâr…) Bunun içindir ki demokrasin birçok alt tanımı yapılmaktadır.

Dünya tarihinde Demokrasi adına ilk büyük adım İngiltere’de kralın yetkilerini din adamları ve halk adına sınırlayan Magna Carta Libertatum’un ilan edilmesidir. Bu belge ile seçimler yapılmış fakat kısıtlamalar sebebiyle halkın az bir bölümü seçimlere katılabilmişti. Orta Çağ’da bazı devlet yönetimlerinde zaman zaman demokrasiye benzer yönetimler olmuştu. ( İtalyan Şehir Devletleri, İskandinav ülkeleri…) Özellikle 18. Ve 19. Yüzyıllarda Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi ile demokrasi hızlıca yükselen bir değer haline gelmiştir. Bundan önce demokrasi küçük topluluklara uyan bir hükümet şekli olarak anılıyordu.

Bizim tarihimizde Batılı toplumların uyguladığı Demokrasi ile tanışmamız Meşrutiyetin ilanından kısa bir süre öncesine denk gelir. 600 yıllık bir devlet geleneği olduğu içinde Avrupa’da tanınan yeni kavramlar genellikle İslami kaynaklarla beslenmiştir. O günden bugüne kadar bizim topraklarımızda Demokrasi zaman zaman ciddi kesintilere uğramış ve bedeller ödenmiştir. Kesintiler ve bedellerden söz açılmışken en önemli tarih 27 Mayıs darbesidir. Şimdi düşünün “Yeter Söz Milletin” diyerek iktidara gelen bir Başbakan gayrimeşru yollarla indiriliyor ve bununla da yetinilmeyip idam ediliyor. Bu idam bugün bile kapanması zor olan yaralara yol açmıştır. Darbe ve idamdan sonra yapılan Anayasa’nın Türkiye’nin en demokrat Anayasası olduğunu iddia etmek, şaka olsa gerek! 1961 Anayasa’sında demokratik birçok madde vardı. Sendikalara, kişi ve kuruluşlara geniş özgürlükler sunmuştur ama “Yeter Söz Milletin” diyerek iktidara gelen bir Başbakan’ın idam edilmesi ve sonucunda bu Anayasa’nın yapılması çok fazla bir anlam ifade etmiyor. Şimdi düşünün modern, demokrat, özgürlükçü bir Anayasa yaptık diye övüneceğiz ama bu Anayasa’nın hangi koşullarda ve nasıl yapıldığını hiç konuşmayacağız!1961 darbesinden sonra da demokrasi yolculuğumuzda çok ciddi sıkıntılar ve engeller ile karşılaştık, yapılan her engellemenin, sıkıntıların ülkemize ve milletimize maddi manevi ağır sonuçları oldu, kapanması zor yaralar açıldı.

Bugün gelinen noktada tam demokrat, özgürlükçü, vesayet sisteminden arındırılmış bir Anayasa yapmak zorundayız. Kimsenin kendisini öteki hissetmediği, doğuştan eşit vatandaş olduğu, herkesin inancını yaşayabildiği, binlerce yıldır Anadolu coğrafyasında sürdürdüğümüz kardeşliğimizi daha da pekiştirerek bir Anayasa’ya ihtiyacımız var. En çok ihtiyaç duyduğumuz şey de seçimle gelenin, seçimle gideceği ve gitmesi gerektiğinin toplumun her kesiminde kabul görmesi için ve bu bilincin yerleşmesi için mücadele etmektir.



Türkiye’de sol hiçbir zaman çoğunluğun desteğini almadı, neden?

Yolsuzluklar neden seçim sonuçlarını ciddi bir şekilde etkilemedi? Somalı madenciler neden iş kazaları konusunda parlak bir karnesi olmayan AK Parti’ye oy verdi? Patlamanın ardından Reyhanlı’da AK Parti oylarında niçin hiç bir düşüş olmadı? Geçen hafta bu sorulara, “ekonomik bir kriz olmadıkça sağcılar sağdaki en güçlü partiye; solcular da soldaki en güçlü partiye oy veriyor sağ Türkiye’de mutlak çoğunluğu elinde tuttuğu için bu olaylar sonuçları belirlemiyor” diye cevap vermiştim. Peki…
New York Üniversitesi’nden (NYU) meslektaşım Jonathan Haidt tam da bu tür soruları dert etmiş bir sosyal psikolog. Hindistan’dan Brezilya’ya pek çok ülkede araştırmalar yapan Haidt, siyasal ideolojinin arkasında yatan temel prensipleri ortaya çıkartan kişi olarak biliniyor ve Foreign Policy dergisi tarafından En Etkili 100 Global Düşünürarasında gösteriliyor. İşte bu nedenle de Haidt’in son kitabı (Niçin İyi İnsanlar Politika ve Din Yüzünden Birbirinden Ayrışıyor?)şu sıralar seçim kampanyası yürütenlerin elinden düşmüyor. Peki nedir ideolojik tercihin arkasında yatan temel prensipler?

Bir kere ideolojik tercihler rasyonel değil duygusal bir tercih. Siyasal tercihlerini parti programlarına bakarak belirleyen seçmen sayısı yok denecek kadar az. Seçmenler daha ziyade aileden ve çevreden edindikleri kültürel değerler üzerinden duygusal bir refleksle ideolojilerini belirliyor. Aklın da bir işlevi var elbet, meşrulaştırmak! Akıl bir anlamda duyguların kölesi bu süreçte. İdeolojimize duygusal olarak bağlandığımız için de bir parti ya da lideri sevdik mi tam seviyoruz. Nefret ettik mi de tam nefret ediyoruz. Soma gibi, Reyhanlı gibi, yolsuzluk dosyaları gibi tekil olaylar bu güçlü duygusal bağı kolay kolay zedelemiyor. Bir kere sağcı oldunuz mu kolay kolay sola geçmiyorsunuz. Tersi de geçerli.

İdelojimizi kolay kolay terkedemiyoruz çünkü temelde bu kimliğin altında ahlaki bir değerler sistemi yatıyor. Haidt bu sistemi altı temel prensiple açıklıyor: Dayanışma, adalet, özgürlük, sadakat, otorite ve kutsallık. Eğer sizin için ilk üç ahlaki değer önemli ise, yani zayıflarla dayanışmaya, adalet ve eşitliğe, insanların özgürlüğüne önem veriyorsanız sol ideolojilere meylediyorsunuz demektir. Eğer sizin için devlete sadakat, dirlik düzenlik (otorite) ve kutsal değerlere saygı önemli ise sağ ideolojilere meylediyorsunuz demektir. Sol partiler genelde ilk üç prensibe önem verirken sağ partiler son üç prensibe önem veriyor. Ancak burada önemli bir nüans var. Sol partiler nadiren sağın hegemonyasında rekabet ederken, sağ partiler mütemadiyen solun sahasında rekabet ediyor. Sağ, hem özgürlüğü hem kutsal değerlere saygıyı hem otoriteyi hem de adaleti savunurken; sol, adalet, özgürlük ve toplumun kenara ittiği kesimlerle dayanışmaya öncelik verip; sadakat, itaat ve kutsal değerlere saygıya gereken önemi vermiyor. İşte tam da bu nedenle sağ ideoloji dünyanın pek çok ülkesinde egemen ideoloji konumunda.

Bu noktada Türkiye’nin dünyadan ayrılan bir tarafı var. Bizde sağ egemen değil mutlak egemen. Aşağıda sağ partilerin Türkiye’de yapılan serbest seçimlerde aldığı oy toplamlarını çıkarttım. Şimdiye kadar yapılan hiç bir seçimde sol çoğunluğun oyunu alabilmiş değil. Bu sıradışı bir durum genelde dindarlık seviyesi ve askeri müdahalelerin sola vurduğu darbe ile açıklanır. Ancak dünyada bizden daha dindar pek çok ülkede, sol tek başına iktidara geliyor ve başka ülkelerdeki askeri darbelerin ardından sol mütemadiyen iktidara geliyor. Dindarlık ve darbeler konusunda bizimle yarışan Şili, Bangladeş, Pakistan gibi ülkelerde sol, çoğunluğun desteğini alıp iktidara gelebilirken bizde 60 yıllık bir kuraklık var.

Figür 1: Türkiye’de Sağ Partilerin Almış Olduğu Oy Toplamı

O halde Türkiye’de sağın egemenliğinin sebeplerini ülkedeki dindarlık ya da askeri darbeler kadar, partilerin kendilerini seçmenlere sunuş biçimlerinde de aramamız gerek. Türkiye solu kendisini yalnızca eşitlik (yoksulluk) ve adalet (yolsuzluklar) değerleri üzerinden tarif edip, diğer dört değeri sağa teslim etmiş durumda. Yalnızca bu iki değer üzerinde top koşturan ve diğer temel değerleri sağa teslim eden bir ideoloji kendi kaderini rakiplerinin eline teslim etmiş demektir. Eğer siz, belli değerleri rakiplerinize hiç bir rekabet olmadan teslim ederseniz, onlar da sizi kolayca kendi istedikleri gibi tarif eder. Türkiye solunun, ihanet içinde (sadakattan yoksun), toplumun dirlik ve düzenine düşman (otoriteye saygısı olmayan) ve yoz bir kültüre sahip (kutsal değerlere saygısı olmayan) bir ideoloji olarak tanımlanıyor olması bundandır. Türkiye’de sağ, bu üç değerde mutlak bir hâkimiyet kurduğu için her seferinde solu bu değerler üzerinden negatif olarak tanımlayabiliyor.

Sol ancak temel değerlerin çoğunluğunda sağ ile rekabet edebildiği zaman seçimlerde de belli bir başarı gösterebiliyor. Türkiye solunun 1970’lerde özgürlük, adalet ve toplumun dışladığı kesimlerle dayanışma kurarak, yani üç temel değerde tartışmasız üstünlük kurarak en başarılı sonucunu alması bu manada bir tesadüf değil. Ancak bu üç alanda rekabet etmek tek başına solu çoğunluğa götürmeye yetmiyor. Solun bu kendi doğal değerleri dışında toplumsal sadakat, dirlik-düzenlik ve kutsal değerlere saygı noktalarında da en azından sahayı sağa teslim etmemesi gerekiyor. Solun çoğunluğun desteğini aldığı yerlere baktığımızda bu realiteyi daha net görebiliriz. Örneğin ABD gibi sağın güçlü olduğu, dindarlıkta bizden çok daha ileri bir ülkede şaibeli Clinton ‘triangulation’ stratejisi ile sağın egemen olduğu değerleri sahiplenerek iktidara gelebilmiştir. Neydi Clinton’un iktidar formülüü? Özgürlük, adalet, dayanışmaya ek olarak, dirlik ve düzenin korunmasına yani otoriteye saygıya da en az sağ kadar vurgu yapmak! (1992 seçimlerini takip edenler Clinton’ın polis katliamını yücelten rap şarkıcılara açtığı savaşı hatırlar!). Obama’nın formülü ise ilk üç değere (özgürlük, adalet ve dayanışma) ek olarak, kutsal değerlere saygı ve ülkeye sadakat konusunda sağ ile rekabet etmeye dayanıyordu. Aynı şekilde hem dindarlık hem de darbeler bakımından bize benzeyen Şili’ye bakabiliriz. Michelle Bachelet Şili’de ahlaki değerlerin her birine, sağ adaylardan daha inandırıcı bir şekilde sahip çıktığı için boşanma ve kürtajın yasak olduğu bir dönemde, solcu, boşanmış ve kürtaj yaptığını saklamayan bir aday olarak, kiliseye rağmen, Şili’nin ilk kadın başkan seçilebildi. İki ayrı seçimde.

İşte bu nedenlerle Soma gibi, Reyhanlı gibi, yolsuzluk söylentileri gibi tekil olguların seçmenlerin ideolojik tercihlerini değiştirmesini beklemek boşa kürek çekmektir. Eğer seçmenler kendi çıkarlarına ters düşen partilere oy veriyor ise bilin ki orada seçmenlerin kültürel kodunu diğerinden daha iyi çözmüş bir ideoloji vardır…

Selçuk Şirin – Hürriyet



Anadolu

ANADOLU

En basit coğrafik tanımı ile Anadolu ya da diğer adıyla Küçük Asya, Asya kıtasının en
batısında Karadeniz, Akdeniz ve Ege denizi arasında kalan yaklaşık 755,000 km²’lik bir alanı kaplayan dağlık bir yarımadadır. Yunanca da güneşin doğduğu yer anlamına gelen
Anadolu’yu kaçımız acaba gerçek değerleriyle biliyoruz.

Bugün bilim Dünyası’nın ve insanların kabul ettiği gerçeğe göre bundan yaklaşık 14 milyar yıl önce büyük patlama olmuş ve evren meydana gelmiştir, güneşin, yıldızların, dünyanın, ayın ve diğer bütün gezegenlerin içinde olduğu sistemden bahsediyoruz yani evrenden. Dikkat edin 14 milyar yıl önce diyorum ortalama bir insan ömrünü 75 yıl kabul ederseniz daha iyi anlarsınız olan bitenleri. Peki, bu sistem 14 milyar yıl önce oluşmuşta ilk insan ne zaman ortaya çıkmış oda yaklaşık 300.000 yıl önce (Afrika’da en son yapılan kazılar ile daha da geriye çekilmiş oldu) Yalnız, önemle vurgulamak isteriz ki; Bu paylaşılan rakamlar bilim dünyasının yaptığı çalışmaların neticesinde bütün dünya kamuoyu ile paylaşılan bilgilerdir, dini inancımız ile ilgili olarak ilk insanın ortaya çıkışı bu makalenin konusunun dışındadır. Bilim dünyasının kabulüne göre Dünya üzerinde 300.000 yıldır insanoğlu var her yere gitmiş, her yeri kendisine ev olarak edinmiş ve bugün dünyada herkesin kabul ettiği gerçeğe göre bu 300.000 yıl boyunca Dünya’da belli başlı 150 medeniyet oluşmuş( dikkat edin her devlet medeniyet olmaz! Medeniyet kıstasları çok başkadır, yoksa her kurulan devletleri, devletçikleri medeniyet olarak kabul etseydik o zaman binlerce medeniyet olurdu) Bu kurulan 150 medeniyetin 30’dan fazlası ANADOLU’DA kurulmuş. Bu küçücük yarımadanın zenginliğine bakın siz, bu nasıl berekettir? Bu nasıl birikimdir?

Biz toplum olarak genelde hep 1071 ile başlatırız her şeyi çünkü o tarihte Anadolu’ya geldik
ya ondandır. Peki, 1071 öncesi bu topraklarda kimler vardı? Neler yaptılar? Hiç konuşur
muyuz? Asla! 1071 öncesi Anadolu’da neler var neler… Mesela kaçımız bugün Şanlıurfa
Göbekli Tepe’yi biliriz bundan yaklaşık 12.000 yıl önce orada kurulan medeniyeti biliriz? Hadi bunu duymadık kaçımız Göbekli Tepe’den önce(yani Göbekli tepe bulunmadan önce) Dünya’da en eski yerleşim yeri olarak kabul edilen Konya Çatalhöyük’ü duyduk veya biliyoruz? Hadi bunları geçtik kaçımız bugün Dünya hukuk sisteminde ilk devrimin Çorum merkezli hüküm süren Hititliler tarafından yapıldığını biliyoruz? O zamana kadar kıstas Hamurabi Kanunları idi, yani bir kişi diğerinin elini mi kesti o zaman diğeri de aynı şekilde onun elini kesme hakkına sahip yani kısasa kısas diyoruz biz buna. Peki, Hititliler ne yapıyor? Tazmin hukukuna geçiyorlar yani para cezası ortaya çıkıyor, başka türlü
bedel ödemeler oraya çıkıyor hatta ve hatta kamu hizmetinde bile bulunma var hani bugün
Avrupa ve bizim ülkemizde de bazen duyuyoruz ya suç işleyenler cezalarının karşılığı olarak
sokak temizliyor, huzurevlerinde yaşlılara bakıyor… İşte bunu bugünden yaklaşık 3500 sene
önce bu topraklarda yaşayan Hititliler yapmış.

Devam edelim gerçeklerle yüzleşmeye. Kaçımız Dünya’da paranın ilk kez Anadolu’da
bulunduğunu biliyoruz? Ya da çekin ilk kez Anadolu’da kullanılmaya başladığını biliyoruz?
Bugün Hıristiyanlık dininin temellerinin Anadolu’da atıldığını kaçımız biliyoruz?, Hz İsa’dan
sonra Hıristiyanlar için en önemli kişi Aziz Pavlus’tur ve bunun aslında Mersin Tarsus
doğumlu olduğunu kaçımız biliyoruz? Zihinleri zorlamaya devam edelim bugün Hıristiyanların kutsal kitabı İncil’de kutsal yedi kiliseden bahsedilir ve Hıristiyanlar için hayati öneme sahiptir bu kiliseler. Şimdi sıkı durun bu yedi kilisenin hepside Anadolu’dadır. 3 tanesi İzmir’de, üç tanesi Manisa’da sonuncusu da Denizli’de. Neden bunları ortaya çıkar mıyoruz?

Neden bunları turizme açmıyoruz? Neden bunları kullanıp milyarlarca dolar kazanıp, ekonomimize katkı sağlamıyoruz? Çok mu zor bunları yapmak yoksa korkuyor muyuz? Birileri bir şekilde kendimize güvenmememizi mi istiyor? Turizm sadece deniz kenarında güneşlen, denize gir demek değildir, alternatif turizm çeşitlerini hem de elimizde bu kadar imkân varken neden kullanmayız? Bu topraklar elhamdülillah binlerce yıldır Müslüman ,Hristiyanlara ait olan hem de onlar için kutsal olan yerleri turizm amaçlı kullanmak bize zarar vermez,bizi yolumuzdan döndürmez,döndüremez ama turizm gelirleri artar,insanlara iş kapısı açılır,ülkenin tanıtımına katkı yapar. Korkan insan başarılı olamaz, korkan insan vizyoner olamaz, korkan insan atılım yapamaz, yukarda bahsedilen yerleri en basitinden bulup, ortaya çıkarsak, sadece ziyaret için turizme açsak emin olun her yıl yüz milyonlarca dolar ülke kasasına para girmiş olur.

Kaçımız bugün Hıristiyanlar için en önemli kişilerden biri olan Noel Baba’nın aslında Antalya
Demreli bir papaz olduğunu biliyoruz? Bugün Finliler, Ruslar, Danimarkalılar ya da diğerleri
Noel Baba kendilerinden diye kanıtlamak için yalan, yanlış belgelerle yırtınırken biz çıkıp işte Anadolu bu, burada her din var olmuş, burada hoşgörü var Noel Baba aslında Antalya
Demre doğumlu birisidir demiyoruz veya diyemiyoruz? Bunları sizce neden kullanamıyoruz? Anadolu Batı için o kadar önemli ki tarih boyunca biz uyurken onlar hep burayı araştırmışlar hatta araştırmakla kalmamışlar burayı, tarihi eserleri adeta talan etmişler. Daha 1870’li yıllarda İngiltere’de Dilattanti adında bir dernek kuruluyor bu derneğin amacı Anadolu’yu incelemek ve oradan tarihi eserleri Anadolu dışına kaçırmak! Biz ise uyumakla meşgulüz! Kaçımız Anadolu’nun nadide eserlerinden bir tanesi olan Bergama Zeus Sumağının kaçırılıp Berlin’e götürüldüğünü biliyoruz? Tarihine, tarihi eserlerine sahip çıkmayan bir millet ne kadar ilerleyebilir sizce?

Bergama Zeus Sunağı MÖ 2. yüzyılda, Kuzey Batı Anadolu’da, İzmir’in kuzeyinde bulunan antik Pergamon şehrinde Pergamon Krallığı’nı yöneten Attalos hanedanı tarafından yaptırılmış mermerden anıtsal dinsel yapıdır. 35,64 m genişliğinde 33,4 m derinliğindedir. Yapının ön tarafında bulunan merdivenler 20 mt genişliğindedir. Şimdi bu kadar devasa büyüklükte ki bir eser nasıl olurda Türkiye’den kaçırılır ve buna göz yumulur diyorsunuzdur eminim. Berlin’deki müzede her yıl 1.000.000 kişi sadece bu eseri görmeye gelir.

Anadolu’nun tarih boyunca en güzel ifade ediliş şekli ‘Birlik içinde, çokluk olmuştur hani bugün denir ya biz Sünni’si, Alevi’si, Türkü, Kürdü, Laz’ı, Boşnak’ı, Çerkez’i hep beraber Türkiye’yiz hep beraber Anadolu’yuz işte bu aslında tarih boyunca böyle olmuştur, yani bir arada, kardeşçe yaşama kültürü Anadolu’nun genlerinde vardır. Anadolu’da hep onlarca farklı millet bir arada yaşamıştır onun içindir ki HOŞGÖRÜ, AŞK, DİYALOG Anadolu’ya has kavramlardır. Binlerce yıldır bu topraklardan kimler gelmiş, kimler geçmiştir Anadolu’da hayat 1071 ile başlamaz evet 1071 ile Anadolu’da başka bir kapı açılmıştır ama onun öncesinde Frigyalılar, Urartulular, Kapadokyalılar, Lidyalılar, İonyalılar, Karyalılar…
Hep bu coğrafyada var olmuştur ve sayısız yeniliklere imza atmışlardır, neden bizim ders kitaplarımızda bunlar okutulmaz?

1071 öncesi Anadolu adeta bir hazine iken peki 1071 sonrası durum çok mu farklıdır? Gelin
birazda 1071 sonrasına bakalım. Anadolu’nun 1071 sonrası İslam yurdu olmasında çok büyük öneme sahip kurumları vardır, Ahilik, Seymenlik, Yarenlik, Zeybeklik bunlardan bazılarıdır. Bu kurumların hepsi adeta birer okuldur, bir yaşam şeklidir bugün okullarda okuyan çocuklarımızın, gençlerimizin kaç tanesi bunları bilir? Bunların hepsi gerçek halk örgütlenmeleridir, hepsinin kanaat önderleri vardır. Ahilik daha çok ticaret ağırlıklı bir örgütlenme iken, Yârenlik ise daha çok insan nasıl yaşamalı ile ilgilenir, yani daha çok sosyal hayatı konu edinir. Ahilik, Yarenlik, Seymenlik ve Zeybeklikte hepsinde AŞK, KARDEŞLİK, HOŞGÖRÜ anlayışı vardır işte binlerce yıldır Anadolu’da var olan aslında İslam öncesinden bile gelen Anadolu’ya has özelliklerdir bunlar yani tarih boyunca bu özellikler aynı bugün olduğu gibi devam etmiştir.

Kız anadan öğrenir sofra düzmeyi, oğlan babadan öğrenir sohbet gezmeyi sözünde ki anlam
aslında ne kadar derindir işte Anadolu’ya has sohbet etmek, konuşmak bu sözde gizlidir onun içindir ki bugün Anadolu’nun her yerinde hala kahve kültürü vardır. Anadolu’nun isyanları bile farklıdır, tarih boyunca binlerce yıldır Anadolu’daki bütün isyanların ortak özelliği yaşantıma karışma düşüncesidir hiçbir isyanda mevcut iktidarı, gücü devirme hedefi yoktur.

Okumuyoruz, bilmiyoruz ve maalesef sadece hamaset yapıyoruz. Osmanlı İmparatorluğu’na, birçoğumuz özeniriz ama mehter marşından başka bir şey bilmeyiz. Peygamber efendimiz (SAV) hadisi şerifine konu olan, İstanbul’u fetheden Fatih Sultan Mehmet Han’ın yaptıklarını acaba kaçımız gerçekten bilir? Onun vizyonunu, farklılığını kaç kişi bilir? Bizim Fatih bilgimiz sadece at üzerinde surlardan içeri girip, Ayasofya’da namaz kılmasından ibarettir ne yazık ki.

● Dünya’da bilinen ilk çevreyi koruyan fermanı, kanunu Fatih Sultan Mehmet’in çıkardığını kaç kişi bilir acaba?

●İstanbul’u fethettikten sonra Musevilerin bugün bile en güçlü kurumu olan Hahambaşılığı ve Ortodoks Hıristiyanların merkezi olan patrikhaneyi bizzat Fatih’in kurdurtup, koruyup, kolladığını kaçımız biliriz?

●Fatih Sultan Mehmet’in Dünya’da bombardıman tekniğini ilk kez bulup, kullanan kişi olduğunu kaçımız biliriz?

●Latince, Arapça, Sırpça, İtalyanca bildiğini hatta ve hatta kitap çevirileri yapacak kadar yabancı dillerde usta olduğunu kaçımız biliyoruz?

●Bosna’yı fethettikten sonra zamanında Müslüman olmadan önce BOGOMİL KİLİSESİ’NE mensup olan Boşnaklara en büyük zulmü eden Fransisken Hristiyanlarını koruyan ferman yayınladığını ve Bosna’da onlarında, Müslümanlar ile yan yana yaşamasına müsaade ettiğini, derin bir hoşgörüye sahip olduğunu kaçımız biliyoruz?

● Resmin günah olarak kabul edildiği o zaman, İtalya’dan ,(Venedik) ressam Bellini’yi getirtip kendi portresini yaptırdığını kaçımız biliyoruz?

Fatih Sultan Mehmet kolay olunmuyor, okumak lazım, bilgili olmak lazım, vizyoner olmak lazım en önemlisi de engin bir HOŞGÖRÜ’YE sahip olmak lazım, farklılıkların gerçekten en büyük zenginlik olduğunu kabul etmek lazım. Bu topraklardan yetişen her lider gibi, Gazi Mustafa Kemal Atatürk işte bu anlayış ve ruhla Kurtuluş Savaşı’nı başlatmıştır ve Anadolu’nun tam desteğini alarak tarih yazmıştır. Sizce Anadolu’nun kalbinde Samsun’dan ilk adımı atması, Amasya’da, Sivas’ta, Erzurum’da her şeyi planlaması sizce tesadüf müdür? Alevi, Sünni, Türk, Kürt, Laz, Çerkez, Boşnak kısacası herkes omuz omuza savaşı kazanmıştır, aslında Atatürk Anadolu’nun binlerce yıldır sahip olduğu dayanışma ruhunu, kardeşlik hukukunu kavrayıp, bütün planlarını bunların üzerine yapıp, milletiyle beraber başarıya ulaşmıştır. Tarihte yedi düvele karşı kıt imkânlarla savaş kazanan başka bir millet var mıdır? İşte bu millet ANADOLU’DUR.

Yukarda paylaşılan örnekler ve bilgiler Anadolu’ya has binlerce örnekten sadece birkaçıdır. Dikkat edilirse birbiri ile arasında binlerce yıl olan, hepsi birbirinden farklı inanış ve görüşteki devletler ve kişilerde ki ortak özellik HOŞGÖRÜ, AŞK VE DİYALOGTUR. İşte bu üç özellik Dünya’da sadece Anadolu’da vardır. Tarih boyunca Türkler devletler kurmuş, devletler yıkmıştır ama hep ayakta kalmışlardır 15 devlet yıkıp bugün 16. Devlete sahip olmak aslında büyük başarıdır. Türkler bu devletleri kurarken Sünni, Alevi, Gayrimüslim, Kürt, Laz, Çerkez, Boşnak hepsi ile beraber omuz omuza kurmuşlardır hiçbirinin bir diğerine karşı üstünlük kurma hakkı yoktur, olmamalıdır da,tıpkı Cenabı Allah’ın kutsal kitabımız Kuranı Kerim’de Hucurat Suresinde belirttiği gibi hiç bir ırkın diğerine karşı üstünlüğü yoktur,bu ayetin yaşandığı en güzel coğrafya ANADOLUDUR.

Unutmayın Anadolu’nun özü:’

Birlik içinde çokluktur aynı nar meyvesi gibi. Nar meyvesi dışardan tek parçadır ama içinde
birbirine benzemeyen yüzlerce taneden oluşur işte aynı Anadolu’da böyledir.



Türk Ticaret Bankası mucizesi

İnsanlık tarihinin yaşadığı en sıkıntılı olayların başında gelen bazı göçler bu hareketi gerçekleştiren topluluklar için yeni bir umut, yeni bir yaşam demek. Göçlerin bir kısmı iklim değişikliği kıtlık hastalık gibi tabii sebeplerle meydana geldiği gibi, savaş, mübadele, sürgün gibi trajik nedenlerle de meydana geliyordu. Göçün en büyük nedeni ise katliamlardı. Son 300 yılda Anadolu’ya Balkanlar ve Kafkasya’dan milyonlarca insan göç etti. Bunların çoğu ise katliamlar nedeniyle gerçekleşen sürgündü. Osmanlı ve Türkiye hiçbir zaman dindaş ve soydaşlarına kapılarını kapatmadı. Önce Osmanlı Devleti’nde sonra da Türkiye Cumhuriyeti’nde son 300 yıldır cereyan eden göç dalgaları sebep ve sonuçları itibariyle her iki devleti de derinden etkiledi. Osmanlı Devleti’nin Avrupa’dan geri çekilmesiyle oluşan bu göçler, siyasi, kültürel, ekonomik ve sosyal alanlardaki etkileriyle demografik yapıda oldukça derin etkilerde bulunmuştur.

İlk göç hareketleri makalemizin de konusunu oluşturan Balkanlarda başladı. II. Viyana kuşatması başarısızlıkla sonuçlanınca, Avusturya ordusuyla savaşan Osmanlı ordusu geri çekilmek zorunda kaldı. Avusturyalılar Üsküp’e kadar gelerek şehri yaktı. Saray-Bosna ve Selanik ile birlikte Balkanlar’daki en önemli üç merkezden biri olan Üsküp’ten 1687’deki bu olay sonrası İstanbul’a gelen göçmenler Unkapanı civarında bir mahalle kurdular. Üsküp göçünden sonra da bir kısım göçler olmuştur. 1829’da Yunanistan’ın bağımsızlığını kazanmasıyla Mora’da bulunan Türkler göçe zorlanırken 20 bin Türk katledilmişti.Balkanlar’da göçe yol açan büyük çaplı olaylardan biri, 93 Harbi diye adlandırılan Osmanlı-Rus savaşı idi. 1877-78 tarihlerinde Osmanlı Devleti’nin kaybettiği bu savaş sonrası Sırbistan, Karadağ, Romanya ilk defa bağımsız olurken, Bulgaristan özerk prenslik haline dönüştü. Rus birliklerinin Yeşilköy’e kadar yaklaştıkları savaş sonrasında 1 buçuk milyon insan göç etti. Bunların bir kısmı Balkanlar’daki kaybedilmemiş topraklara yerleştirildi.

1877-78 harbi neticesinde imzalanan Berlin Antlaşması’yla, Osmanlı Devleti’nin Balkanlar’daki en uç ileri karakolu olan Bosna-Hersek, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun işgaline bırakılmıştı. Buranın Müslüman halkı olan Boşnaklar ise Hıristiyan bir devletin işgalinde yaşamayı bir türlü kabullenememişler ve göç etmeyi düşünmeye başlamışlardı. Avusturya’nın yaptığı çeşitli zulümler neticesinde 1882-1900 tarihleri arasında 120.000 kadar Boşnak, Anavatan olarak gördükleri Osmanlı Devleti’ne göç etmişlerdir,Boşnakların geldiği yerlerin başında da Adapazarı vardı. Adapazarı’na iskan edilen Bosna-Hersek muhacirlerinin sayısının 20 Ağustos 1311 (1 Eylül 1895) tarihli bir belgede 1104 nüfustan ibaret bulunduğu zikredilmiştir. Yine aynı belgede Bosnalı muhacirlerin her birinin durumu, isimleri, meslekleri ve yerleştikleri mahaller zikredilmiştir. 15 Mart 1316 (28 Mart 1900) tarihli diğer bir belgeden anlaşıldığına göre, Adapazarı civarında Gökçe Viran adlı mevkide kurutulan bataklıktan 15.000 dönüm arazinin 4.624 dönümü Boşnak muhacirlerine tahsil edilmişti.
Adapazarı’na yerleştirilen Bosnalıların yerleştikleri semte Hamidiye denmiştir. Bu durum 23 Eylül 1316 (6 Ekim 1900) tarihli bir belgede şu şekilde anlatılmıştır:
“Adapazarı’nda Cami-i Cedid mahallesinde iskan edilen Rumeli ve Bosna ve Tatar muhacirlerinden Bosnalıların bulunduğu semtin Hamidiye ve Tatarların mütevazi oldukları cihetin Mecidiye namlarıyla bittevsim iki mahalle teşkili hakkında”
Bu dönemde Adapazarı’na, Çerkez, Gürcü, Boşnak gibi etnik unsurlar tarafından yapılan göçlerin büyük çoğunluğu Boşnak muhacirleri tarafından yapılmıştı.İşte Adapazarına gelen Boşnaklardan bazıları o tarihte müthiş bir işe,başarıya  imza atacaklardı,bugün bile bilinmeyen,belki de birileri tarafından bilinsin istenmeyen,Osmanlı İmparatorluğu zamanında Müslüman Türklerin,hem de özel teşebbüsün kurduğu Banka olan Adapazarı İslam Ticaret Bankası bu müthiş başarının ismiydi. 

 

  • Adapazarı İslam Ticaret Bankası kurucularından,Yönetim Kurulu Başkanı,Hacı Adem İbrahim Beyzade

Türkiye’de şahsi teşebbüs ve özel sermaye ile kurulan ve günümüze kadar yaşamını sürdüren ilk banka, 1913  yılında Adapazarı’nda “Adapazarı İslam Ticaret Bankası” adıyla kurulmuştu. Daha sonraları adını Türk Ticaret Bankası olarak değiştiren bu bankanın kurulmasıyla bankacılık tarihimiz yeni ve çok önemli bir aşamaya ulaşmış oluyordu. Göç kaynağı itibariyle Bosna, Silistre,Niğbolu, Diyarbakır gibi bölgelerden gelip Adapazarı’na yerleşmiş olanların da içinde bulunduğu 13 müteşebbis, bu ilk özel teşebbüs bankayı Adapazarı’nda kurmuştur. Banka kurucularından olup Bosnalı bir muhacir olan Hacı Adem Beyzade İbrahim o dönemin Karasu Nahiyesi Belediye Reisi idi. Bankanın Kuruculardan olan İbrahim Bey, bankanın belli bir müddet idare meclisi reisliği yapmıştır. Buradan da anlaşılacağı üzere Bosnalı muhacirlerin arasından üst kademelerde görev almış kişiler çıkmıştır. Adapazarlı 13 tüccarın bir araya gelerek 9 Mart 1913’te kurdukları Adapazarı İslam Ticaret Bankası (daha sonra Türk Ticaret Bankası), Arapzade Sait Bey ve ortaklarının 20 Nisan 1919’da kurdukları Adapazarı Emniyet Bankası, “Adapazarı’nda kunduracılığa ve yemeniciliğe ait malzeme celp ve ehven fiyatla esnafa satmak suretiyle dahile ticaretin inkişafına hizmet” etmek amacıyla 1924’te kurulan Adapazarı Ayakkabıcılık Türk Teavün (Yardımlaşma) Şirketi, aynı dönemde ilçede bulunan Acem Konsolosluğu ve Gümrük Teşkilatı da gösteriyor ki Adapazarı Dönemin en önemli ticaret merkezlerinin başında gelmektedir. Adapazarı Ticaret ve Sanayi Odası’nın kuruluş yılı da 1924’tür. Adapazarı Ticaret ve Sanayi Odası’nın adı 2008 yılında Sakarya Ticaret ve Sanayi Odası olarak değişmiştir (SATSO). Adapazarı’nda sanayi tarihine gelince; şehirdeki ilk sanayi kuruluşu 1910 yılında kurulan Adapazarı Büyük Un Fabrikası olup, aynı yıllarda kurulan Cevat Adapazarlı’nın ve Nasrullah’ın İpek Fabrikalarıdır. İttihat Terakki hükümeti ise, I. Dünya Savaşı’nda ordunun bir kısım ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla Adapazarılı tüccarların da ortaklığıyla 1915 yılında Adapazarı DETA (Demir ve Tahta) Fabrikası’nı kurmuş, fabrika 1930’lu yıllarda Adapazarı Ticaret Bankası’nın kontrolüne geçmiş, fabrikanın 1943 depreminde büyük hasar görmesi üzerine, deprem sonrasında T.Z.D.K.ya satılmıştır. Adapazarı’nda 1930’lardaki önemli sanayi kuruluşlarından biri de Sipahizade Hamit Bey ve Oğulları’nın ortaklığıyla kurulan Adapazarı Bez Fabrikası’dır.

1913 yılında değil bankacılık faaliyeti yapmayı,ticaret ile uğraşan,tüccarlık yapan Müslüman sayısı bile yok denecek kadar azdı,o tarihte Osmanlı adeta can çekişmektedir,1.Dünya Savaşı başlamak üzeredir,gayrimüslimler hayatın her alanında ön plandadır,hele hele bankacılık,finans tamamen onların elindedir,devlet bankerlere,tefecilere faiz ödeyemez haldedir,işte böyle bir ortamda 13 tane Müslüman tüccar bir araya geliyor,kendi ceplerinden para koyarak banka kuruyor ve bu bankaya olan ilgi,destek öyle boyutlara ulaşıyor ki banka Adapazarı sınırlarını aşıyor,tüm yurt çapında tanınıyor,biliniyor ve Cumhuriyetle beraber bambaşka bir kimliğe bürünerek,modern Türkiye’nin en büyük bankalarından birisi oluyor,yıllarca hepimizin evine İkinci adresiniz sloganı olan reklam filmiyle giriyor ve sonra ne yazık ki ,bir mafya babasının siyasetçilere olan şantajıyla fona devrediliyor,ve tarih sahnesinde ki yerini alıyor! TMSF’ye devredilen bankaların bir daha bankacılık faaliyetinde bulunması kanunen imkansız iken Türkiye’de iki tane istisna var,işte bir tanesi de bu banka yani TÜRK TİCARET BANKASI. Teknik olarak bankacılık kanunun da yer alan başka bir maddeye dayanılarak el konulduğu için bugün birisi çıksa ,şartlar sağlansa tekrar TÜRK TİCARET BANKASI bankacılık faaliyetinde bulunabilir.

Siyasetçilerimiz yerli,milli olsun der,topluluklar önünde konuşur,örnekler verir ama hiç birisi ilk yerli,milli olan bu bankanın tarihçesini bile bilmez,13 tane Müslüman evladı,ceplerinden para koyarak,o devirde banka kuruyor,yabancıların tehdit,baskılarına rağmen yollarına devam ediyorlar ve bu banka yurt sathında dalga dalga yayılarak büyüyor,tanınıyor sonra yine siyasetçiler eliyle fona devrediliyor,ne acı,hazin bir tablo aslında.

Hiç kimse merak etmesin bu ülkede gerçekten,kalpten milli,yerli olan gençler var,kim ne yaparsa yapsın,hangi engelleri koyarsa koysun,Cenab-I Allah’ın izni,müsaadesi ile bu gençler tarihine sahip çıkacak,yalnız sahip çıkmakla da kalmayacak,tarihten aldığı güç ile,vizyon sahibi olarak geleceğe yürüyecek. 

 



Sirplar’in Boşnaklara Duyduğu Nefretin Perde Arkasi

Sırp Milliyetçiliğinin Dayanakları: Seçilmişlik ve Ezilmişlik Kompleksleri

Sırplar, Osmanlı’nın bölgeye hakim oluşuna dek güçlü bir Krallığa sahiptiler. Ancak 1389 yılındaki Kosova Savaşı, bu Krallığın sonunun başlangıcı oldu. 1459 yılında Sırp Krallığı tümüyle ortadan kaldırıldı ve tüm Sırp toprakları kesin olarak Osmanlı egemenliğine girdi.

Sırplar, Osmanlı karşısındaki yenilgilerini hiçbir zaman kabullenemediler. Zaman içinde Sırpların mağlubiyetini “seçilmişlik”le kutsayan farklı efsane ve inançlar gelişti. Özellikle Kosova Savaşı hakkında ilginç inançlar üretilmişti. Nesilden nesile aktarılan bir efsaneye göre, Kosova Savaşı öncesinde Sırp Kralı ile Tanrı arasında bir “ahit” gerçekleşmiş ve Kral Lazar, “yeryüzü krallığı” yerine “gökyüzü krallığı”nı tercih etmişti. Bu efsane, Kosova’daki yenilginin, kutsal bir paye olarak algılanmasını sağladı.
Johns Hopkins Üniversitesi’nin uluslararası ilişkiler uzmanı Fouad Ajami’nin ifadesiyle, “tarihin bir Sırp versiyonu” oluşturulmuştu ve bu versiyon, Sırpları “işgalciler” (Osmanlılar) ile iş birliği yapmayan ve sabırlı bir biçimde tarihsel kurtuluşunu bekleyen asil bir halk olarak tanımlıyordu. Bu “seçilmiş” halk, hep haksızlık ve zulümle karşı karşıya gelmişti. Başkentleri olan Belgrad tarih boyunca 40 kez yok edilmiş, “kutsal toprak”ları olan Kosova sözde “inançsızların” (Osmanlıların) eline geçmişti. Sırplar her zaman Hıristiyanlığı savunmuşlar, ancak Hıristiyan komşularından bile hep ihanet görmüşlerdi.

Osmanlılar, Tanrı’nın “seçmiş” olduğu bu halkı baskı altında tutan büyük despotlar olarak tanımlanıyorlardı. Bosnalı Müslümanlar ise, Sırpların gözünde, birer haindiler. Onları “İslamlaşmış Sırplar” olarak algılıyorlardı. Bosnalıların, Sırplara verilen “seçilmişlik” payesini bırakarak, kendilerini Osmanlı’ya sattıklarını düşünüyorlardı.

Bu kompleks ve nefretler, yüzyıllar boyunca bilinçaltında kalmış, ancak dağlara çıkarak Osmanlı’ya karşı direnen “haiduk” (haydut) çetelerinin anılarıyla yaşamıştı. Osmanlı ordularının 1683’teki Viyana bozgununun ardından, Bosnalı Müslümanlara karşı duyulan nefret fırsat buldukça eyleme dönüşmeye başladı. İlk kan, 1702 yılında Karadağ’da döküldü. Başkent Çetine’deki sivil Müslüman nüfusa karşı gerçekleştirilen katliama Istraga Poturica (Türkleşmiş olanların imhası) adı verilmişti.

Fakat asıl büyük tehlike, 18. yüzyılın sonlarında esmeye başlayan ulusçuluk rüzgarları ile ortaya çıktı. Fouad Ajami’nin ifadesiyle, “eski haiduklar, modern milliyetçiliğin ortaya çıkardığı kin ve şiddetin yanında son derece masum kalıyorlardı”.Bu ulusçuluk, Bosnalı Müslümanlara karşı sistemli bir biçimde yürütülecek olan “etnik temizlik” politikasının başlangıcıydı.

Peki bilinçaltındaki kini çok daha büyütüp eyleme dönüştüren bu ulusçuluk rüzgarları nereden kaynaklanıyordu?… Tabii ki Fransız Devrimi’nden… Modernizmin miladı sayılan ve kuşkusuz tarihin önemli bir dönüm noktası olan Fransız Devrimi, başka coğrafyalarda olduğu gibi Balkanlar’da da milliyetçi akımların fitilini ateşlemişti.

İlerleyen sayfalarda bu “ateşleyici” tarafından harekete geçirilen Sırp milliyetçiliğinin gelişimini inceleyeğiz. Ancak, başta da belirttiğimiz gibi, amacımız, yalnızca tarih içindeki bilinen ve görülen gerçekleri aktarmak değil, bilinmeyen ve görülmeyen gizli faktörleri de su yüzüne çıkarmaktır. Sırp milliyetçiliğinin ardındaki bu faktörleri bulmak içinse, öncelikle tüm ulusçulukların kaynağı olan Fransız Devrimi’nin görünmeyen yönüne değinmek gerekir.

Kaynak: bosnakmedya.com